Miraç ve Hicret’i Resmeden Ressam: Hülya Yazıcı

0 16

Ressam Hülya Yazıcı’yla sanatı, Miraç ve Hira tabloları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Bizi atölyesinde ağırlayan ve sorularımıza içtenlikle cevap veren Yazıcı’nın; İslam’da tasvir meselesi, siyer ve görsellik, sanatsal üretimin vahyî yönü, muhafazakârların entelektüel eksiklikleri ve daha birçok konuda söyledikleri ufkumuzu açacak cinsten…

Miraç resminiz çok ilgimizi çekti…

Miraç yirmi iki senelik bir resim. İlk sergimi açtığım dönemde birkaç gazete, resim hakkında eleştirel bir şeyler yazmıştı. Sonra kesildi bunun arkası ve tablom da evimin duvarında asılı kaldı.

Ben soyut simgeci resimler yapıyorum. Ama beş yıldır kavramsal sanatla da ilgileniyorum. Onun da bu konuyla çok alakası var tabii; kişisel sanat serüvenimin devamı diyebiliriz. Sanatın evrensel anlamda gelişmesine daha fazla odaklandım hep. Tasavvufta sürekli kendini aşma, yenileme vardır. Ben de “soyut-simgeci resim yapıyorum, tuval kullanıyorum, bunun dışına çıkmayayım” diye hiç düşünmedim; malzeme ve mekân benim için sınırsız, zaten düşünce yapım da öyle. Hiçbir zaman bir yere takılıp kalmam. Bu yüzden kavramsal sanat aracılığıyla sözü daha iyi söyleyebileceğimi düşündüm. Bu “söz söyleme” noktasında Miraç tablosuna dönersek; o resmin bugüne kadar çok fazla şey söyleyemediğine inanıyorum. Miraç’la birlikte Hira adlı tablomu da büyük ebatlı tuvallere yeniden çalışıp bir sergi açmayı düşünüyorum. İnşallah bundan sonra sadece evimin duvarında asılı kalmazlar ve sözü daha etkin söylerler.

“İnsan kâinatı okumaya, yaratılanı çözmekten başlamalı.”

Miraç tablosunda, ilk vahyolunan ayet, “İkra” ayeti var…

İlk vahyin okumakla alakalı olması beni çok etkilemişti. Çünkü insanın en önemli eylemleri okumak ve düşünmektir. Buna bir de derin görmeyi ekleyebilirse insan, çok daha uzun bir yol almış olur.

hulya-yazici-ressam

Okumak, düşünmek ve derin görmek meselelerini “kâinatı okumak” olarak tanımlayabilir miyiz?

Evet. Asıl başlamamız gereken yer zaten orası. Ama insan hep başka başka yerlere bakıyor. İnsanın önce kendini tanıması ve minimal bir noktadan yola çıkarak kâinat bazında düşünmesi gerekiyor. Yani insanın bir çıkış noktası olması lazım. Tasavvufta da taşları tanıyarak başlıyor yolculuk, sonra tabiat, sonra daha yüksek yaratılışta olanlar algılanıyor. Sanat da öyle aslında. Sanat, “var” olan bir şey; Allah her şeyi o kadar ince bir sanatla yaratmış ki insanın bunları ilk bakışta çözmesi mümkün değil. Ama bir yerden yola çıkıyoruz ve yaratılanı anlamaya çalışıyoruz. Diyebiliriz ki insan kâinatı okumaya, yaratılanı çözmekten başlamalı.

“Ameller niyetlere göredir” düsturundan da hareketle diyebiliriz ki figüratif sanat dahi ikonlaştırılmadığı ve dinin kendi makul sınırlarını aşmadığı sürece -bu sınırlar tartışılabilir- İslam’la bağdaşabilir.

Sanat hakkında “kâinatı okuyarak aldığımız bilgileri dışa yansıtmak” diye bir tarif yapabilir miyiz bu açıdan bakarsak?

Elbette. İnsanın yaratılışında bir öykünme, taklit etme meyli var zaten ve süreç şöyle işliyor; önce tanıma, sonra da tanıdığını yorumlayarak ortaya koyma…

Sanat, görsel gerçekçilikten yola çıkılarak varılan tinsel algının biçime dönüşmesidir. Burada tinsel algı çok önemli; yapılan işin düşünsel bir boyutu yoksa orada tabiatı kopyalama söz konusu olur ki bu da sanatın içeriğiyle pek örtüşmüyor.

Picasso diyor ki “soyut sanat, gördüğümüz gerçekliklerin hayal dünyamızda zenginleşip yorumlanmasıdır.” Yani sanatta ulaştığımız nokta, var olmayan bir şey değildir. Mutlaka yaratılandan yola çıkarak, zihnimizin ürünlerinin de onunla örtüştürüp ortaya yeni bir şeyler koymaktır sanat. Bu sebeple sanatçının yaratımı konusu da çok tartışılır; “yeniden yaratma” denir buna. Biz “yeniden düşünsel yorumlama” diyebiliriz aslında.

Emprestyonistler içinde Paul Gauguin ilgimi çok çekmiştir. Gaugin kendini sürekli düşünmeye zorlayan ve eserlerinde de bu tür mesajlar veren bir ressam. Nereden geliyoruz, neyiz, nereye gidiyoruz? adlı resmi ismiyle de verdiği mesajla da çok önemli mesela. Resimlerim Gauguin’inkilere benzemez ama onun bu felsefesinden ve renk kullanımından çok etkilendim.

Dinsel temalı resimler yapan sanatçıların duymaktan da çok etkilendikleri söylenir. Duymak; bize ulaşan bilgi konusunda derinleşmek, o konuda birtakım sorular sormak kapısını da aralıyor. Vahiy de bir duymadır. Öte yandan bu vahiyle yan yana duran bir din tarihi de var; bunların ikisi de sanatım için önemli dayanak noktaları.

İslam’daki tasvir tedbiri konusunda ne düşünüyorsunuz?

Ben bu konuyu çok düşündüm ve bu anlamda kendimi çok sorguladım. 1980’li yıllarda güzel sanatlar akademisinde eğitim görüyordum. Tabii orada figüratif resim anlayışı var. Her gün atölyeye gidip modelden bakarak sürekli figür çiziyorsunuz; insan figürleri. Yani Rönesans döneminin insan-biçimci sanat anlayışı orada devam ediyor hâlâ. O resimleri de yaptım ama “sanat bu mudur, burada mı kalmalı insan” diye sorgulamaktan geri durmadım.

Meseleye dinler tarihi açısından baktığımızda şunu görüyoruz… İlk insanlar, doğanın etkilerinden korunmak için nasıl kendilerine kulübeler inşa etmişlerse tanrısal boyuttaki ihtiyaçları karşılamak için de soyut değil, daha çabuk ulaşabilecekleri heykelcikler yapmaya başlamışlar. Yani ikonlar o zamandan beri var.

Her peygamber, vahyi insanlara taşırken Tanrı’nın tek olduğunu öğretiyor ve insanların ürettikleri o heykelcikleri yok ediyor. Çünkü tek tanrı inancının yerleşmesi için o putların da insanın kalbinden temizlenmesi gerekiyor. Dolayısıyla o putlar tahrip edilerek ortadan kaldırılıyor. -Helenistik dönemin ünlü heykelleri de yok edilmiştir aslında ama daha sonra, Rönesans döneminde onların kopyaları yapılmıştır yeniden.-

hulya-yazici-hira

“Put sadece somut, üç boyutlu olan şey değildir.”

Peygamber Efendimiz (sav)’in, Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin içindeki putları kırmasından bahsedilirken şöyle bir açıklama getiriliyor… Kâbe, insanın kalbi gibi ve Kâbe’nin putlardan temizlenmesi, insanın kalbindeki putların da yok edilmesi anlamını taşıyor. Fakat insan kalbinden putları temizleyebilmiş mi acaba? Namaza durduğumuzda içimizdeki birtakım putları aşabiliyor muyuz? Put sadece somut, üç boyutlu olan şey değildir ki… Kalbimizi bütün bunlardan temizlemedikçe putlardan tamamen arınmış olmuyoruz maalesef.

Peygamber Efendimiz; Kâbe’deki putlar kırıldığı esnada duvardaki çok eski dönemlerden kalma, Hz. Meryem’i kucağında Hz. İsa ile tasvir eden freski koruyarak sadece putların kırılmasını istiyor. Bu hareketi, üç boyutlu nesnelerin daha çok put özelliği taşımasından kaynaklı olabilir.

Kâbe, insanın kalbi gibi ve Kâbe’nin putlardan temizlenmesi, insanın kalbindeki putların da yok edilmesi anlamını taşıyor. Fakat insan kalbinden putları temizleyebilmiş mi acaba? Namaza durduğumuzda içimizdeki birtakım putları aşabiliyor muyuz? Put sadece somut, üç boyutlu olan şey değildir ki… Kalbimizi bütün bunlardan temizlemedikçe putlardan tamamen arınmış olmuyoruz maalesef.

Hz. Peygamber’in hayatından konuyla alakalı iki örnek daha var… Efendimiz, Hz. Aişe’nin odasının kapısında, üzerinde kuş resmi bulunan süslü bir perde görüyor ve orada namaz kılmak istemiyor. Kızı Hz. Fatıma’nın evinde de süslü bir örtüyle karşılaşıyor ve girmiyor oraya. Hz. Fatıma üzülüp sebebini sorduğunda da “benim bu süslü dünyayla ne alakam olabilir” diyor. –Bu tabii zühd meselesiyle de alakalı.- Peygamberimiz’in, o kuş resminim bulunduğu odada namaz kılmak istememesinin sebebi, ibadet sırasındaki konsantrasyonunun bozulacağı endişesi değil bence. Çünkü O ibadet halindeyken bir resim O’nun dikkatini dağıtamaz. Putlar henüz kırılmış, yaşantılar sadeleştirilmiş; belki de Hz. Peygamber, üzerinden fazla bir zaman geçmemişken Cahiliye Devri âdetlerine benzer hareketlere taviz vermekten kaçındığı için böyle keskin bir ölçü koymuştur.

Müslümanların, tasvir yasağı konusundaki çekincesi soyut anlatıma, daha kapsayıcı olan ifade biçimine yönelmeye sebep olmuş zaman içinde. İslam’a ait sanatların içerisinde en fazla İslâm olanın hat sanatı olduğu ve hüsnü hattın da tevhid inancını en soyut biçimde ifade eden arabesk düzenlemeler olduğu söylenir. Zaten tasavvufi düşünce tarzı kişiyi; var olanı görme (temaşa etme), anlama/tefekkür etmeye yönlendirirken zaman ve mekân kıskacından kurtararak daha aşkın ve nesnel gerçekliğin ötesinde bir algıya götürür. “Ameller niyetlere göredir” düsturundan da hareketle diyebiliriz ki figüratif sanat dahi ikonlaştırılmadığı ve dinin kendi makul sınırlarını aşmadığı sürece -bu sınırlar tartışılabilir- İslam’la bağdaşabilir. Zaten minyatür ve hat sanatındaki örneklere baktığımızda geçmişte de suret yasağının, insanı anlatmak, onu özelleştirmek gerektiğinde bir şekilde aşılmış olduğunu görüyoruz. Erken Hıristiyanlık döneminde de çok katı bir şekilde uygulanan tasvir yasağı 745 yılında bir kısım din adamının “biz imgelere, imge olarak tapmıyoruz. İmge aracılığı ile imgelerin ötesinde Tanrı’yı ve azizleri görüyoruz” açıklamasının ardından esnetilmiş. Sebeplerden birisi de okuma-yazmanın yaygın olmadığı bu dönemde dinî bilginin aktarılması açısından tasvirin pratik bir yol olarak görülmesi. Ancak bu, Rönesans’tan sonra insan bedeninin kusursuzlaştırılarak imgeleştirilmesi sebebiyle korkulan boyutlara ulaştı.

İnsanlık tarihi boyunca sanatın amacı, genel olarak insanlara kutsal tarihin içerik ve bildirisini iletmekti. 18. yüzyıldan itibaren bu anlayış değişmeye ve sanatçılar kendi düşüncelerini sanat yoluyla ifade etmeye başladılar. Sanat felsefesi bu şekilde gelişti…

Dün olduğu gibi bugün de sanat çok önemli bir iletişim aracı. Öncelikle nesnel gerçekliğin görsel medyada, bürokraside, hayatın her alanında kullanıldığını düşünürsek; insan tasvirinden kaçmamız pek de söz konusu değil. Bu nedenle yukarıda sözünü ettiğim makul sınırları ve niyetlerimizi belki irdeleyerek, toplumlara yön veren bu güçlü iletişim biçiminin uzağında kalmamamız gerektiği kanısındayım.

mirac-ve-hicret-i-resmeden-ressam-hulya-yazici-y2

“Üretme isteğini insanın içine veren Allah’tır.”

Bir hocamız, ilk insanların mağara duvarlarına işledikleri resimler hakkında, “hiç dikkat ettiniz mi, mağara resimleri bugünün eğitimli bir sanatçısının elinden çıkmışçasına düzgün; bu nasıl olur” diye sormuştu. Cevabı şu aslında; bir örümcek, yumurtasından çıktığı anda annesinden öğrenmeden o mükemmel geometrik ağı örmeye başlıyor. Örümceğin genetik yapısında bir kodlanma var; ben onu vahiy olarak tanımlıyorum. Sanatçıda da var böyle bir kodlanma, o da eserini böyle bir vahiyle oluşturuyor.

Üretme isteğini insanın içine veren Allah’tır. Önemli olan bunu hayırlı şekilde kullanmak… Sanatsal üretimi bireysel olarak yapıyorsunuz ama üretiminiz toplumsal bir hayra dönüşebilecek karakterdeyse ne mutlu size. Niyet çok önemli burada.

İnsanın derinleşmesi çok önemli. Derin bakmak, derin görmek ancak sanatla mümkün oluyor. Derin bakan insan, gördüğünü de derin anlatacaktır tabii ki… Aslında burada, derin göremeyenlere bilgi aktarımı söz konusu. Sanatın toplumsal işlevi de bu noktada devreye giriyor. Niyetiniz iyiyse, iyi şeyler yapmaya gayret ediyorsanız sonuç müspet oluyor yani.

Bir yerden sonra sanatın figüratif boyutunu aşıyorsunuz; düşünsel boyut daha önemli hale geliyor. Oraya varmak için yol aldım ve sonunda soyut-simgeci resme yöneldim ben de. Miraç da onun anlatımı aslında.

Nesnel gerçekliğin görsel medyada, bürokraside, hayatın her alanında kullanıldığını düşünürsek; insan tasvirinden kaçmamız pek de söz konusu değil.

Her insanın gönlünde ayrı bir Miraç, ayrı bir Hicret manzarası vardır şüphesiz. Miraç ve Hira resimlerini yaparken bu resimlerin, izleyenlerin zihinlerinde bulunan imajları sınırlandırabileceğini düşündünüz mü?

Bunu hiç düşünmedim. Ben sadece hissettiklerimi tuvale yansıttım. Nasıl ki İslam sanatında harfler sembolik değerler taşıyor, ben de burada bir şeyleri sembolize etmeye çalıştım. Sorduğunuz manada bir şeyi düşünmedim ama öyle olsa da yerinde olur mu, örtüşür mü; buna ben değil izleyenler karar vermeli. Ben o resimleri çok hissederek yaptım. Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir’in bekleyişleri beni çok etkiledi ve Hira ortaya çıktı. Bu konu resimsel dille daha önce anlatılmamıştı.

Erol Akyavaş’ın Miraç resmini de inceledim. Bir dokunun üzerine yerleştirilmiş bir “vav” harfi var. Benim resmimde ise biraz daha farklı şeyler var. Biçim, bozulmuş bir biçim ama renkler ve kompozisyon bir düşünme hatta zorlanma süreci sonunda daha resimsel bir anlatımı ortaya çıkardı.

Ben Miraç resmini yaptığım zaman bu konunun sanat tarihi içinde nasıl işlenmiş olduğuna hiç bakmamıştım. İyi ki öyle olmuş. Baksaydım belki de özgün bir çalışma yapamayacaktım. Resmi yaparken kendimi sınırlandırmamaya gayret ettim. Sonuçta renk ve biçimler üzerinde oynayarak çalışıyoruz ve mutlaka bir şekil çıkıyor ortaya.

“Boşa geçmiş yılların açığını kapatmamız lazım.”

Siyeri resim aracılığıyla anlatmak mümkün mü sizce?

Ben aslında bunu yapmaya çalışıyorum. Ancak siyeri anlatacağımız insanların resim kültürlerinin yeterli olmamasından kaynaklanan sorunlar da var.

Bu noktada sanattan mı ödün vereceğiz yoksa insanların resim kültürlerini artırmaya mı çalışacağız?

Sanattan ödün verilmemeli. Zor belki ama insanların bu konudaki kalite ve birikimlerinin artırılması gerekiyor. Bu yapılmadı şimdiye kadar, bundan sonra olur inşallah. Aslında muhafazakâr kesimde pozitif yönde bir hareketlilik var ama daha da geliştirilmeli bu.

İyi araştırmak, bilgiyi kaynağından almak çok önemli. Daha önce yapılan işlere iyi bakılmalı. İmam-ı Azam der ki “eğer bilmediklerimi kitap yapıp üst üste dizseydim arşa merdiven yapardım.” Hakikaten birikimimizi doğru şekilde zenginleştirmemiz lazım. Zamanımızı boşa harcamamamız, okumamız, öğrenmemiz gerekiyor. İzlememiz gerekiyor, görmemiz gerekiyor. Taassubun ortadan kalkması için, doğru bir anlayış geliştirmemiz için biraz fazla çalışmamız, boşa geçmiş yılların açığını kapatmamız lazım. Resme olduğu gibi kavramsal sanata karşı da tutucu bir tavrı var muhafazakâr kesimin.

Sadece tutuculuk diyebilir miyiz buna, bir entelektüel eksiklik de yok mu?

Evet. Entelektüel eksikliğin yanında bir de korkaklık var. Herhalde bizim Batı’yla ilgili paranoyalarımızla alakalı bu da. Halbuki sanat evrenseldir. Bunu hissedemezsen evrensel anlamda da bir şey yapamazsın zaten. Kavramsal sanatın ne zararı olabilir; bu soruya cevap vermeli insanlar. Sanatı, bazı şeylere arkamızı dönerek değil insanı tanıyarak değerlendirmemiz lazım.

Hülya Yazıcı 1960 yılında İstanbul Çengelköy’de doğdu. Özel Doğuş Koleji’nden mezun oldu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde eğitimine devam etti. Resimlerinde daha çok mistik temaları yoğun bir duygusallıkla, soyut simgeci bir tarz içerisinde işleyen Hülya Yazıcı Aktaş, İstanbul’u da kendine özgü renkler ve kompozisyonlarla tuvallerine aktardı. Öğretmenlik mesleğini sürdüren sanatçı, resim çalışmalarına Küçükyalı’daki atölyesinde devam etmektedir.

Kaynak: SonPeygamber.info

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir