Türkiye’de Kadın Sığınma Evleri

0 15

Toplumsal cinsiyet “Kadın ve erkek nedir?” sorusunun kültür tarafından oluşturulan cevabıdır. Kadın ve erkek olmak bireye doğumundan ölümüne kadar öğretilir -dayatılır demek daha doğrudur-. Ataerkil ideolojiye göre kadın güçsüz, korunmaya muhtaç, bağımlı, edilgen; erkek ise güçlü, cesur, özne olan, akıllı ve bağımsızdır.

Toplumsal yaşayış tüm bunlarla örgütlenir. “Kadın, erkek neye karar verirse, odur; bu yüzden de ona; erkeğe özellikle cinsel yanı ağır basan bir varlık olarak gözüktüğünü belirtmek üzere ‘dişi’ sıfatı verilir: Erkek için kadın tepeden tırnağa cinselliktir, erkek için öyle olduğuna göre de, bu onun mutlak değeridir. O, kendine göre değil erkeğe göre belirlenip ayrılmaktadır; özsel varlığın karşısındaki özsel olamayan varlıktır. Erkek öznedir, mutlak varlıktır; kadınsa öteki cinstir.”

Tüm bu kodlar erkeğin kadına şiddet uygulamasını meşrulaştırmış, kadın tarafından dahi doğal görülmeye başlanmıştır. Toplum, namusu kadının bedeninde somutlaştırılmıştır, bu da kadına yönelik şiddet olağanlaşmıştır. Kadına yönelik şiddet fiziksel, psikolojik ve ekonomik olarak çeşitlenir.

Ağırlıklı olarak ev içinde görülen kadına şiddeti açıklayan kimi kuramlar mevcuttur. Bunlar; sosyal öğrenme kuramı, güç ve/veya kaynak kuramı, feminist kuram ve ekolojik kuramlardır.

Aile içi şiddet tarihte yıkılması en zor tabulardan biridir. Kadın hareketleri bu tabunun yıkılması için uzun zamandır çalışmalar yürütmektedir. Kurulan sığınmaevleriyle ve yürütülen diğer çalışmalarla kadınların yaşadığı aile içi şiddetin boyutları görünürlük kazanmaya başladı. Avrupa Kadın Lobisinin 2008’de yaptığı araştırmada Avrupa Birliği’ndeki 5 kadından 1’inin erkekler tarafından şiddet gördüğü ortaya çıkmıştır. Bu durumdan elbette çocuklar da etkilenmektedir.

Bu şiddet mahrem olarak görülmekte, bundan ötürü kadının edilgen rolü yeniden inşa edilmektedir. Bu, bizim atasözlerimize dahi yansıyıp bir nevi meşruiyet kazanmıştır(!): Kol kırılır yen içinde kalır.

1970’lerde başlayan aile içinde kadına yönelik şiddete müdahale merkezlerini, çözüm üretme amaçlı önleyici hizmetler izlemiştir. Bu bağlamda müdahale merkezleri, sığınmaevleri ve acil yardım hatları bulunmaktadır. Müdahale merkezleriyle amaçlanan, şiddet gören kadınları ve çocuklarını güvence altına almaktır. Buralarda kadınlara hukuksal konularda yardımcı da olunur.

Acil yardım hatları mağdur kadının herhangi bir kurum veya kuruluşa gitmeden bilgi alabileceği, kadınları yönlendiren, devlet tarafından finanse edilmesi ve ücretsiz olması gereken danışma hatlarıdır. Sığınmaevlerinde ise aile içi şiddet mağduru kadınlara barınma, sağlık ve hukuk desteği sağlanır. Bunlarla birlikte psikolojik destek de verilmelidir.

1993 Haziran’ında Viyana’da yapılan Birlişmiş Milletler İkinci Dünya İnsan Hakları Konferansı’yla büyük bir gelişme yaşandı. Bu konferansta alınan kararlar doğrultusunda Aralık 1993’te BM Genel Kurulu “Kadınlara Yönelik Şiddete Karşı Bildirge”yi benimsedi. Bunun devamında birçok uluslararası kurul bu konuda bildirge yayınladı, devletlere gerekli yasaların oluşturulması yönünde söylemlerde bulunuldu. Olayın toplumsal yanına vurgu yapıldı. Fakat her ne kadar kanunlar çıkarılsa da uygulama söz konusu olmadı. Zira kadınlara gerekli ekonomik ve sosyal güvence sağlanmadığından yasal korunma tek başına yeterli olmadı.

Türkiye’ye gelince; kadın hareketleri geç Osmanlı döneminde başlamıştır. Öncelikle eşit yurttaşlık talep edilmiştir. Talepler yerini bulduktan sonra durağanlaşan kadın hareketi 1980 askeri darbesinden sonra kendine yeni bir alan açmıştır ve kadın araştırmaları yerini toplumsal cinsiyet çalışmalarına bırakmıştır. Çalışma yapılan alanlardan biri de kadına yönelik şiddettir. Bu bağlamda teoriler oluşturulmuş, eylemler yapılmıştır. Kanunlarda kadınlara yönelik iyileştirmeler istenmiştir. Kimi hukuksal düzenlemeler yapılsa da bunlar uygulamada karşılığını bulamamıştır. Zira kanun uygulayıcıları aile birliğini koruma çabasıdır.

Türkiye’de “1990’da Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı kurulur. Mor Çatı ilk yıllarda çalışmalarını danışma merkezi şeklinde yürütür. 1992 yılında sığınak için bir bina satın alınır. Restorasyon çalışmalarının ardından 1995 Eylül’ünde sığınak faaliyete geçer. Bu arada Ankara’da da Kadın Dayanışma Vakfı, Altındağ Belediyesi’nin desteğiyle bir sığınak açar. Aynı yıllarda devlet de SHÇEK aracılığıyla Ankara, İzmir, Bursa ve Antalya’da olmak üzere 4 kadın misafirhanesi açar.” Günümüzde sığınaklar hala hizmet verse de mali sıkıntı çekmektedirler.

Songül Sallan Gül 2008-2010 yılları arasında yaptığı alan araştırmasını “Türkiye’de Kadın Sığınmaevleri” adında kitaplaştırmıştır. Araştırmada İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Bursa, Eskişehir, Ankara, İzmir, Muğla, Mersin ve Van’daki 24 sığınağın yöneticileri, çalışanları ve kalan 103 mağdur kadınla görüşülmüştür.

Mağdurlar sığınmaevlerinde ağırlıklı olarak 1-2 ay kalmaktadır. Ağırlıklı yaş ortalaması 26’dır. Bunda sığınmaevlerinde 40 yaş üzeri kadınları almama isteğinin de etkili olduğu iddia edilebilir. 103 kadının 25’i Güney Doğu Anadolu doğumludur. % 13’ünün okuma yazması yokken %74’ü ilkokul ve altı eğitim almıştır. Neredeyse yarısı ilk evliliğini 17 yaş ve altı bir zamanda yapmıştır. Daha önce çalışma deneyimine sahip olanlar ise % 14’tür. 34 kadında şiddet kaynaklı sağlık sorunu görülmüştür. % 34’ü sığınmaevine polis aracılığıyla gelmiştir. Neredeyse yarısı sığınmaevini sığınılacak yer olarak görmektedir. Kalanların % 39’u çocuklarıyla birlikte kalmaktadır.

Araştırmada ortaya çıkan önemli noktalardan biri de yönetimin kadınlar sığınmaevinden çıkarma tehdididir. Kadınlara sosyal hizmetler tarafından “Bu senin son şansın.” gibi söylemlerde bulunulduğu iddia edilmiştir.

Kaynak:
Songül Sallan Gül, Türkiye’de Kadın Sığınmaevleri
Simone de Beauvoir, Kadın “İkinci Cins”, Çev. Bertan Onaran, Payel yayınları, İstanbul, 1993, s. 17
Danışma Merkezleri ve Kadın Sığınakları, Yayına hazırlayanlar: Dilek Alıcıoğlu, Fatma Gülçiçek, SS Amargi Kadın Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Yayıncılık, İstanbul, 2005, s. 32-33

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir