Varoluşsal Yaklaşıma Çapraz Bakış

0 13

Psikolojiye ilgisi olan hemen hemen herkes Irvin Yalom’u tanır. Kendisi günümüzde en çok okunan ve hatta ders kitabı olarak da kullanılan terapi kitaplarının yazarıdır. Yalom terapilerini felsefik kaynağı da olan varoluşçu ekole dayandırır; yani varoluşçu psikoterapi dediğimiz terapi ekolünü benimser. Peki nedir bu varoluşçu psikoterapi?

Yalom’a göre “Varoluşçu psikoterapi kaynağını bireyin varoluşundan alan kaygılara odaklanan dinamik bir psikoterapi ekolüdür”. Terapi süresince terapist danışanın çoğu zaman bilinçdışına ötelediği en temel varoluşsal kaygılarını gündeme alır.

Varoluşsal psikoterapiye göre insanın en temelde 4 tane varoluşsal kaygısı vardır. Şimdi beraber bunları inceleyelim. Bunlardan ilki “ölüm”. Düşünsenize her gün ömrümüzün sonuna bir adım daha yaklaşıyoruz ve geçen güne bir daha ulaşma şansımız asla yok. Kısacası sermayeden yiyoruz ve günlük hayatımızda bu gerçeği görmezden gelmek, bastırmak durumundayız çünkü bu gerçeği sürekli düşünerek hayatımızı sürdürmemiz imkânsız.

Bir diğeri ise “yalnızlık”. Varoluşçu yaklaşıma göre etrafımız ne kadar kalabalık olursa olsun, sevdiğimiz insanlar dört yanımızı kuşatsa da insanoğlu en içerisinde aslında yapayalnızdır. Başını yastığa koyduğunda bütün iç dünyasıyla tek başına hesaplaşır.

Üçüncü handikap ise “özgürlük”. Bu ekolün çerçevesinden bakacak olursak insanoğlunun bütün tercihleri ve bu tercihlere dayanan bütün seçimler aslında kendisine ait. Yani bir insan ne yaşarsa yaşasın aslında bu onun seçimi. İşte bu yüzden hep birilerine fikir danışmalarımız, bir karar verirken kendi fikrimizi değil de başkalarının fikirlerini ortaya sürmemiz, “şu kişi böyle yap dedi diye yaptım” demelerimiz. Çünkü özgürlük çok ağır bir şey ve biz bu yükü hafifletebilmek için birileriyle paylaşmak istiyoruz.

Son varoluşsal kaygımız ise “anlam”. Bizler bilinen en eski zamanlardan beri bir anlam arayışı içerisindeyiz. “neden geldik?”, “niye gidiyoruz?”, “yaşam amacımız ne?” gibi çeşitli sorularla sürekli bir anlama çabası güdüyoruz. İşte varoluşçu yaklaşıma göre biz bu 4 temel kaygıyı görmezden gelerek, üstünü örterek, bunları kabullenmeyerek kendi psikolojimize zarar veriyoruz ve psikolojik bozukluklarla bu kaygılar su yüzüne çıkmış oluyor.

Varoluşçulara göre, bu 4 temel kaygıdan kurtulmak için insanlık en eski çağlardan beri tapınmaya yöneliyor, bir dine inanmak istiyor. Onların fikrine göre dinler bu 4 temel kaygıyı gidermek için üretilmiştir. Aslında çok mantıklı geliyor kulağa. Yani sahiden dine inanmak bu kaygılara büyük ölçüde son verebilir.

Örneğin İslamı baz alacak olursak, Müslüman olan birinde bu 4 temel kaygı otomatik olarak ortadan kalıyor. Tek tek ele alalım. Örneğin bir Müslüman için bu dünya geçicidir fakat hayat sonsuzdur. Yani zaten gerçekten sonu olan bir ölüm yoktur. Ölüm sadece başka bir dünyaya geçerken bir perdenin açılışından ibarettir. Öbür taraftan Müslüman seçimlerinde tamamen özgür değildir. Cüzi irade olduğu gibi külli irade de vardır. Yasin suresi 82. ayette de gördüğümüz gibi “Bir şeyin olmasını dilediği zaman, O’nun emri, ona sâdece “Ol!” demektir, (o da) hemen oluverir.” Haliyle bir şeyin olması için bizim dilememiz yetmez Allah’ın da dilemesi gerekir. Dolayısıyla sonsuz özgürlük sahibi değiliz; bu yüzden başımıza gelen musibetlerden yahut güzelliklerden sadece kendimizi sorumlu tutmuyor, hayırlısı buymuş diyebiliyoruz. Bir diğer kaygı olan “yalnızlık” ise Müslüman için çok da mümkün bir kaygı değildir. Zira inanan kimseler için “Ve biz ona şah damarından daha yakınız(Kaf-16)” ayeti varlığını korur. Yani en yalnız halimizde bile bizimle olduğuna inandığımız Yüce bir yaratıcı olduğunu biliriz. Son olarak bizi ciddi bunalımlara sokan anlam arayışlarımız ise İslam’ın baştan başa anlam üzere geldiği bilgisi ile son bulur. Allah’ın bizleri neden yarattığı, dünyaya ne ile geldiğimiz, ne ile gideceğimiz, sonrasına dair her şey net bir şekilde bellidir. Bize göre dünyanın anlamı sevmektir, sevdiğimizin, sevildiğimizin bilinmesidir. Anlamlıdır yani hayat, o kadar da boş değildir.

Görüyorsunuz ki varoluşsal yaklaşımın ortaya koyduğu dört temel kaygıyı en mükemmel biçimde dindirmesi için 1500 sene önce okuma yazma bilmeyen biri pek kusursuz şekilde bir din icat(!) etmiştir. Bu gözünüze mümkün gelmiyorsa bir de şunu düşünün: Allah kendisinin varlığına inanalım diye bizi bu 4 temel kaygıyla yarattı; zira bu kaygılar olmasaydı inanmaya ihtiyaç duymayacaktık. Hangisine inanmak daha kolay?

psk.esra.dilek@gmail.com

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir