Medeniyetin Arka Sokakları*

0 14

Phil Collins | Another Day In Paradise

“Yitik hikmet” adına bir şeyler bulabilme ümidiyle gittiğim Amerikan Kütüphanesi’nden eli boş dönüyordum. Hikmet orada da yitikti. Kasvetli binalar ve güneşsiz dar sokaklar arasından geçtim, İstiklal Caddesine vardım. Gözlerin ve gönüllerin vitrinlere, markalara, afişlere, parke taşlı kaldırımlara, etek boylarına ve de yırtmaçlara esir edildiği sözümona “İstiklal” caddesini de geçip, otobüse binecektim. Yılın sonuna doğruydu. Cadde yılbaşına hazırlanıyordu.
Küçük küçük lambalar, ışıltılı vitrinler, renkli kaldırım taşları, film afişleri, bindirimden sonra indirim levhaları, fiyat listeleri, kimin ne yediğini yemeyenlerin de gördüğü lokantalar, gösterişli binalar, sanat galerileri, sinemalar, tiyatrolar ve de banka şubeleri ile, cadde bana “medeniyet”ten haberler taşıyordu. Gözümü de yanına çekmiş olan nefsimin keyfine diyecek yoktu. Ama kalbimin daraldığını, karardığını hissediyordum.

O sırada, nereden esti bilinmez, aklıma, cadde boyu yürümeyip arka sokaklara sapma fikri düştü. Sağa saptım. Işıltılı vitrinler, fantastik lambalar, renkli taşlar, görkemli şubeler ve gösterime çıkmış insan suretleri yüz metre sonra bitiverdi. “Medeniyet” timsali caddenin çok değil, yüz metre uzağında bambaşka bir tablo sergileniyordu. Karanlık sokaklar, yıkık-dökük binalar, çukurlar, güneşsiz yüzler, bodrumların soluk benizleri, ezilenler, izbe mekanlar, gün boyu güneşsiz çalışanlar, bekar odaları, dökülen “daire”ler, sefil yüzler, çöp, gürültü, kir, sefih yüzler, acı, eziklik, keder, hüzün, isyan, fakirlik ve hayret beraberce “hoşgeldin”e çıkmışlardı. Ama hoş bulamadım. Üzüldüm.

O an, birkaç yıl önce izlediğim bir şarkı klibi aklıma düştü. Allah vergisi o yumuşacık sesiyle Phil Collins kulağıma mırıldandı: “Oooh, think twice.”

“Amerikan rüyası”nı kabus olarak yaşayanlara adanmış bir şarkıydı. On beş milyon evsizden, çöplükte yiyecek arayanlardan enstantanelerle başlıyor, ve bu manzaranın kelimelere döküldüğü dizelerle sürüp gidiyordu. Arada, bir daha düşünmeye davet etmeyi unutmadan: “ Think twice, there is another day in paradise.”

Sahiden, şarkının da vurguladığı gibi, bir kez daha düşünmek gerekiyordu. Bize “yeryüzü cenneti” vaad edenler, cehennemi sümen altında saklıyordu. Gülümseyen dudakların ardında, ısırıcı dişler vardı. Görkemli yalancı cennetler sunan hazır medeniyet, o cennet maskesinin ardında saldıran cehennemler taşıyordu. Şu cadde, bunun delili idi. Gösterişli caddelerin bittiği yerde, medeniyetin arka sokakları başlıyordu. Ve arka sokaklar, medeniyet adlı riya tablosunu yeterince ele veriyordu.

***

“Medeniyetin arka sokakları”nı yazmak, işte o gün aklıma düştü. O günün üstünden günler, aylar ve üç yıl geçti; ve bu konu, düştüğü yerde kaldı. Kaç kez niyet ettim, yazamadım. Çünkü Phil Collins’in “Think twice”ın varmadan, Bob Dylan’ın “No time no think”ine yakalandım. İki kez düşün demek, bir daha düşün demek kolaydı; ama bir şarkı ırmağı diye de anılan Dylan, “Düşünecek zamanın kalmaz” diye hatırlatıyordu. Çoğu zaman, bir kez düşünmeye dahi vakit kalmıyordu. Önü alınmaz bir “ihtiyaçlar” seline kapılmıştık. Lüzumlu mu, lüzumsuz mu demeden yüzlerce, binlerce maddeye uzanan bir “ihtiyaçlar listesi” uydurmuştuk. Gün boyu bu uğurda çalışıyor, saatler boyu yollarda kalıyorduk. Yorgun-argın döndüğümüz evimizde ancak uykuyu düşlüyorduk. Bir de maçlar, yarışmalar, haberler, filmler ve açık oturumlar vardı? “Aman canım, o kadar olsun”du.

Böylesi bir ortamda, yine de, dünyalarımıza bir şeyler düşmüyor değildi. Her birimizin aklına zaman zaman kimi sorular ve kimi ipuçları geliyordu. Ama bölük-pörçüktü hepsi. Çoğu kez, birleştirmeye vakit olmuyordu.

***

Üç yıl boyunca, yazamadığım o konuyla hemhal bir halde dolanıp durdum. İstiklal Caddesini, diğer caddeleri, ara sokakları defalarca arşınladım. Zaman zaman göz “kamerasıyla” “arka sokaklar”da “fotoğraf”lar çektim ve “zihin” banyosundan geçirip “hafıza” arşivinde sakladım. Bu fotoğrafları bir araya getirecek olduğumda, ilginç kimi hususlar buldum. Sözgelimi, caddelerin en lüks, en şatafatlı, en ışıltılı binasını, genelde bankalar oluşturuyordu. Ve banka şubelerinin yanı başında, kimi yoksullar dileniyordu. İçerde onar, yirmişer, ellişer milyonluk desteler alınıp verilirken, dışarıda beş yüz liranın hesabını yapan insanlar vardı. Yahut, lüks model otomobillerin sergilendiği bir galerinin önünde, bir Pazar günü, boylu boyunca uzanmış bir evsizi görmüştüm.

Ne var ki, bunlar, “arka sokaklar”dan caddeye kazara taşmış görüntülerdi. Vitrinlerin ışıltılı ve sahte gülücüklerinin aç, muhtaç ve mahzun bir yüzle lekelenmesine, aslında pek izin verilmezdi. Cadde medeniyetin görücüye çıktığı yer idi; medeniyet adına sefilleştirilen fertler, mümkün mertebe arka sokakta tutulurdu.

Bu hali Beyoğlu örneğinden başlayıp genelleştirmeyi denediğim bir gün, ilginç bir noktaya gelecektim. Nasıl İstiklal Caddesi ile arka sokakları “iki yüz”ü ve elbette “ikiyüzlülüğü” ele veriyorsa, bütün bir İstanbul da aynı ikiyüzlülüğün izini taşıyordu. Mesela Etiler’de, Florya’da, Kalamış’ta veya Yeniköy’de oturan öyleleri vardı ki; Taşlıtarla’da, Tozkoparan’da veya Başıbüyük’te oturan işçisine biraz daha fazla para vermemek için sayısız diller döküyor, ama köpeğinin ithal maması için işçisinin maaşından daha fazla ödenek ayırıyordu. Öyleleri vardı ki, bir araba için, onca milyara para demiyordu. Caddeyi cadde yapan arka sokaklardı; ama iş “ücret ve mükafat”a gelince, orası unutuluyordu.

Büyükşehirler ile taşra, Batı ile Doğu, Kuzey ile Güney, Avrupa’yla Asya veya Afrika arasında yaşanan da buydu. “Birisinin kazanması gerekiyorsa, birileri kaybetmek zorundadır” diyordu hâzır medeniyet. Ne gözyaşı, ne merhamet. Ne ihsan, ne de şefkat. Onlara yer ve izin yoktu. Zira hâzır medeniyette işin kuralı buydu. Kazanmak asılsa, kaybettirilecek birileri gerekiyordu. Dahası, daha da çok kazanmak için, kayıpları gizleyecek veya unutturacak formüller lazımdı. Bankalar, afişler, billboard’lar, açık oturumlar, çok-uluslu şirketler, talk-show’lar, ekonomi sayfaları, reklam filmleri, holdingler, top, pop, cop, lolipop, genel müdürler, sermeye kurulları, gökdelenler, shopping-center’lar, borsalar, faiz oranları, cips, blue jean’s, sosyolojik tahliller, iktisat teorileri, büyüme analizleri, plaza’lar, stadyumlar, uzmanlar ve istatistikler neyin nesiydi?
Ama “arka sokaklar”ın bir kez farkına varılırsa, tüm bu makyaj malzemeleri eriyip gider; milyonlarca aşığını mahveden medeniyet âşuftesinin maskeli yüzü ardındaki ismetsiz ve kan emici sûret, kendini ele veriyordu…

Şu medeniyet Afrika’da, Asya’da, Avusturalya’da, hatta kendi diyarında, milyonlarca insanın dünya hayatına kasdetmiş olabilirdi. Bu eşsiz menendsiz cinayetleri belgeleyen onlarca, yüzlerce kitap da vardı. Bu ölümleri sevemezdim, çünkü her insan ayrı bir alem demekti, Rabbinin isimlerini tecelli ettiren ayrı bir ayna demekti, o yüzden bir insanı öldürmek alemi öldürmek kadar şiddetli bir kabahatti.

Ama bu cinayet tablolarına takılıp kalmışken atladığımız bir şey vardı. “Vahşi Batı” diye kitaplar yazıp milyonlarca cinayeti belgelemek, bu yüzden bir yanılgıydı. Bakışı asıl noktasından alır, saptırırdı. Asıl ölen bedenler değil, ruhlardı, canlardı, vicdanlardı. Asıl yitirilen fani hayatlar değil, ebedi hayatlardı. Bu açıdan bakılırsa, yaşayanlar da ölü sayılırdı. “Mezar-ı müteharrik bedbahtlar” sözünü Said Nursi laf olsun diye söylemiş olamazdı. Hâzır medeniyet, otuz yıllık süflî bir hayat için giriştiği soykırımlardan önemlisi, otuz yıllık süflî bir hayat için nice baki hayata kasdediyordu. “Yeryüzü cennetleri,”nice insanı “sonsuz cehennem”e atıyordu. Kalbler ölüyor, ruhun işlevi tersine dönüyordu. Nev-i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş, sonra yalancı ve muvakkat lambalarla o geceyi gündüz diye yutturmaya kalkışmıştı şu hâzır medeniyet.

Ama ne televizyon, ne kanallar, ne de kanallar arası zapping; ne moda, ne spor, ne roman, ne fotoroman, ne gökdelen, ne alışveriş merkezi, ne pop, ne de top John’un, Hans’ın, Adriano’nun, Kuniyasu’nun, Fang’ın, Aylin’in, Korkut’un, Amadu’nun, George’un, Börteçene’nin, İgor’un, Lara’nın veya Dilara’nın ölüm korkusunu çözmüyordu. Borsa haberleri, faiz oranları, büyüme hızı, ya da sesten hızlı uçaklar yüzlerce, binlerce, milyonlarca, milyarlarca insana kim olduğunu, neden burada olduğunu ve nereye gittiğini söylemiyordu. Akşam veya gece yarısı uğradığı pub, bar veya diskotek de; o mekanlarda içtiği en ucuz votka ve en pahalı viski de; ABD’de, TC’de, Japonya’da, Almanya’da, Güney Afrika’da, Kazakistan’da veya Fas’ta veya başka herhangi bir yerde yaşayan herhangi bir medeniyet adamına, Heinrich Heine’nin dalgalara sorduğu şeyi, “hayatın sırrı”nı fısıldamıyordu. Saray boştu, efendi itle oynuyordu.

*Metin Karabaşoğlu / Camide Dans Var

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir