Küçük Prens’ten Dostluk Dersi

0 22

Hayatım boyunca hep ayrıntılara takıldım. Böyle biri olmak bazen yorucu olabiliyor ama zaman zaman keyif de verebiliyor tabii. Yaşayıp giderken fark ettiğim ayrıntıları hep dostlarımla paylaşırım. Fakat bazen fark edip paylaştığım ayrıntılar gerçekten o kadar ayrıntı olur ki benimle dalga geçerler. Yani bazı şeyler kafamı haddinden fazla meşgul eder ya da birçok insan için önemsiz sayılabilecek şeyler benim için büyük önem taşıyabilir. Bu yazının konusu da yine takıldığım ayrıntılardan biri: sosyal medya dostlukları (!) .

Fethi Gemuhluoğlu’ndan dostlukla alakalı bir alıntı yaparak başlamak istiyorum: “Dost ol kişidir ki öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar, O’na Şah-ı Velayet denir. Dost ol kişidir ki Yâr-ı Gâr’dır. Kucağında mübarek bir emanet vardır. Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Kucağındaki mübarek emanet, uyumayan uyanıklık içinde uyur görünmektedir. Oradan Hz. Ebubekir’i yılan sokar. Dost, son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır.”

Ne muhteşem bir dost tanımı değil mi? Dostluk aslında bu kadar ciddi bir şey. Yılanın seni sokacağını bile bile ayağını o deliğe dayamak yani. Fakat günümüzde her kavramın içi boşaltıldığı gibi dostluğun da içi boşaltıldı. Aksi halde sosyal medyada tanışıp iki gün görüşmelerine rağmen birbirlerine “dostum” deyip, dostluk güzellemeleri yapan tuhaf tipler böyle mantar gibi çoğalmazdı. Bir söz var, muhakkak duymuşsunuzdur: “Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir.” Kabul, Kurtlar Vadisi sözü gibi. Racon kesen takım elbiseli bir ağabeyin tok sesiyle kurabileceği türden bir cümle. Fakat bir hakikate işaret ediyor. İzninizle ben de bu sözü dostluğa uyarlıyorum: “Kimse sınanmadığı dostun sahibi değildir.” Şaka bir yana, gerçekten böyle. Dostluk ucuz bir şey değil abiler ablalar. Bedel ödemeden, taviz arkadaslikvermeden, kavga etmeden, darılmadan; yani sınanmadan dostluk olmaz. Olsa olsa dostluk kisvesi altında sıradan bir arkadaşlıktır, o da zamanı gelince -bir zorlukla karşılaşınca mesela- fıs diye söner. Şişirmedir çünkü.

Hayatının bir kısmı köyde geçenler bilir, bir köy cücüğü(civciv) vardır bir de ziraat cücüğü. Köy cücüğü bildiğiniz harmanda, çöplükte, orada burada beslenen tavukların yavrularıdır. Doğaldır, kuluçka süresi ne kadarsa o kadar yumurtada beklemiş ve tabii doğum zamanı ne zamansa o zaman yumurtadan çıkmıştır. Ziraat cücükleriyse diğerlerine göre daha iri olur. Daha iri olsun diye özel yemlerle beslenen tavuklardan doğarlar ve zamanından daha evvel yumurtalarından çıkarlar. Köy cücüklerinin soğukta ölme riskleri vardır mesela, buna göğüs germelidirler ya da yiyeceklerini eşeleyerek kendileri bulmak zorundadır. Ziraat cücükleriyse insanlar tarafından oluşturulmuş bir sistemin içinde dünyaya geldiklerinden doğanın zorlukları onları ilgilendirmez, yaşadıkları yerde ısıtma sistemi vardır zaten ya da yemleri her daim önlerinde hazır bulunmaktadır. Olumlu gibi görünen tüm bu faktörlere rağmen ziraat tavuklarının tadı ot gibidir, köy tavuklarının tadıysa başkadır çünkü onlar doğaldır. Mevzuyu nereye bağlayacağımı kestirmişsinizdir sanırım. Uğruna bedel ödenmemiş, fedakarlık yapılmamış dostlukların hali maalesef ziraat cücüklerinin haline benziyor. Hele bir de sosyal medyadan tanışıp daha canlı halini bile görmeden birbirlerini dost ilan edenlereyse insan gerçekten hayret ediyor. Şükürler olsun benim güzel dostlarım var, gerçek olanlardan yani. Nelere kızıp nelerin hoşuna gideceklerini, bakışlarından ne demek istediklerini kestirebiliyorum hepsinin. Hele bir tanesiyle senelerce beraber yaşadık, ne kavgalar ettik, kaç kez birbirimizi kırdık, kaç kez beraber ağladık, kaç kez birbirimizi gırtlaklayasımız geldi bilmem… Fakat geçen seneler ve atlattığımız hadiseler sonucunda şuan arkamdan konuştuğunu duysam bile “vardır bir bildiği” diyebileceğim biri kendisi. Çünkü dostluk tam da budur; emek vermek gerekir, taviz vermek gerekir. Tüm bunları yaptıktan sonra dost olursun. Öyle ziraat cücükleri gibi yapay bir şekilde ortaya çıkmaz yani, çıksa bile dostluk olmaz zaten. Ama bu kahrolasıca sosyal medya insanları dost edindikleri zannına kaptırabiliyor, dostluğun ne denli büyük bir şey olduğunu bilmeyenler de dost olduklarını zannediyor. Yazının bundan sonrasını Küçük Prens’e bırakıyorum, o tamamlasın:

“…

İşte tam o sırada tilki çıkıverdi ortaya.
“Merhaba,” dedi.
“Merhaba,” dedi usulca Küçük Prens. Ardına dönmüş, ama hiçbir şey görememişti.
“Buradayım!” dedi ses. “Elma ağacının altında…”
“Sen de kimsin?” dedi Küçük Prens. “Ne kadar güzelsin…”
“Ben bir tilkiyim,” dedi tilki.
“Hadi gel oyna benimle,” dedi Küçük Prens. “Hiç keyfim yok…”
“Seninle oynayamam ki,” dedi tilki. “Evcilleştirilmedim ben.”
“Öyle mi? Affedersin,” dedi Küçük Prens.
Ama, bir süre düşündükten sonra da, “Evcilleştirilmek ne demek?” diye sordu.
“Anlaşılan buralı değilsin sen,” dedi tilki. “Ne arıyorsun buralarda?”
“İnsanları arıyorum,” dedi Küçük Prens. “Evcilleştirmek ne demek?”
“İnsanlar ha…” dedi tilki. “İnsanların tüfekleri olur ve ava çıkarlar. Çok tedirgin edici bir şey bu! Bir de tavuk yetiştirirler. Tek ilgi duydukları şey budur. Sen tavuk peşinde misin yoksa?”
“Hayır” dedi Küçük Prens. “Ben kendime dost arıyorum. Evcilleştirmek ne demek?”
“Çoktan unutulmuş bir şey,” dedi tilki. “Bir anlamda, ‘bağ oluşturmak’ diyebiliriz buna…”
“Bağ oluşturmak mı?”
“Kesinlikle,” dedi tilki. “Sen benim için, diğer yüz bin küçük oğlan çocuğuna benzeyen bir oğlan çocuğundan başka bir şey değilsin şimdilik. Sana ihtiyacım yok. Senin de bana ihtiyacın yok. Ben de senin için, diğer yüz bin tilki gibi bir tilkiyim yalnızca. Ama, beni evcilleştirirsen, birbirimize ihtiyaç duyarız. Sen benim için dünyada bir tanecik olursun. Ben de senin için dünyada bir tanecik olurum…”

“Yaşamım çok tekdüze. Ben tavuk avlamaya çıkarım, insanlar da beni avlamaya çıkarlar. Bütün tavuklar birbirine benzer, bütün insanlar da birbirine benzer. Bu yüzden biraz canım sıkılıyor doğrusu. Ama, eğer sen beni evcilleştirirsen, yaşamıma güneş doğmuş gibi olur. Diğerlerinin hepsinden farklı bir ayak sesini tanıyor olurum o zaman. Başka bir ayak sesi duydum mu, yerin altına kaçmam gerekir. Ama seninki, tıpkı bir müzik sesi gibi, beni inimden dışarı çağırır. Şuraya bak! Şu buğday tarlasını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın bana yararı yoktur çünkü. Buğday tarlaları bana hiçbir şey hatırlatmaz. Ne yazık, değil mi? Ama, senin saçların altın rengi. Yani, beni evcilleştirirsen, müthiş olacak! Altın rengi buğdaylar, bana seni hatırlatacak. Ben de başaklardaki rüzgar sesini seveceğim…”
Tilki susup uzun uzun Küçük Prens’i süzdü.
“N’olur… Evcilleştir beni!” dedi sonra.
“Çok isterim,” dedi Küçük Prens. “Ama fazla vaktim yok. Dostlar bulmam, bir sürü şey öğrenmem lazım daha.”
“Ancak evcilleştirince öğrenirsin,” dedi tilki. “İnsanların hiçbir şey öğrenecek vakitleri yok artık. Her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar. Ama dost satan bir satıcı olmadığından, insanların dostları da yok artık. Bir dost istiyorsan, evcilleştir beni!”

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir