“Orman Değiliz Artık Milli Parkız”

1 15

Neil Postman Televizyon Öldüren Eğlence kitabında şöyle der; “ 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyılın başlarında elektronik konuşmaya giren her türlü iletişim aracı, telgraf ile fotoğrafın öncülüğünü takip ediyor, onların yönelimlerini pekiştiriyordu. … Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde, elektronik tekniklerle yeni bir dünya (kâh şu olayın, kâh bu olayın bir anlık görüş alanına girdiği ve sonra hemen kaybolduğu bir ce-ee dünyası) yaratılıyordu. Bu, fazla bütünlüğü ya da anlamı olmayan, bizden bir şey istemeyen, aslında bizim herhangi bir şey yapmamıza olanak tanımayan, çocukların “ce-ee” oyunlarında olduğu gibi tamamen kendi içine kapalı bir dünyadır. Ancak “ce-ee” oyunu gibi müthiş de eğlencelidir. Elbette “ce-ee” oyunu oynamanın yanlış bir tarafı yoktur. Eğlenmenin de yanlış bir yanı yoktur. Bir psikiyatristin söylediği gibi, hepimiz kumdan şatolar yaparız. Sorun bu şatoların içinde yaşamaya kalktığımızda ortaya çıkar.”

Neil_Postman_Televizyon_ld_ren_E_lenceEskiden insanlar bir araya geldiklerinde, bir düğünde yahut bir bayram gününde, o anı ölümsüzleştirmek için fotoğraflar çekilirdi. Çoğu kişinin evinde bulunan yıpranmış aile albümlerinde bol miktarda bulunabilir sanırım böyle fotoğraflardan. Şuan için bizim zevkimizden oldukça uzak, o günün modasına uygun kıyafetler içinde ve yine o günün modasına uygun saç şekilleriyle gülümsemektedirler insanlar fotoğraflarda. Teknik olarak kötü fakat hayatın seyri içinden gerçek kareler… Şimdilerdeyse bir fotoğrafçılık furyası var. Deniz kıyıları, yahut ormanlarda ya da İstanbul’un tarihi mekanlarında çekim yapıyorlar. Sözü, nişanı ya da düğünü olan insanlar artık bu fotoğrafçıları tercih ediyorlar ciddi meblağları gözden çıkartıp. Kalıplaşmış pozlarla, kalıplaşmış mekanlarda çekilen fotoğraflar… Her yerdeler. Facebook, Instagram ya da Twitter’da muhakkak denk gelmişsinizdir. Fotoğraflar teknik olarak oldukça iyi; renk ayarı, çözünürlük, her şey çok güzel. Fakat huzursuz edici bir şeyler var; ne bileyim, sanki yapay gibiler! Çünkü gerçek olmak için fazlasıyla kusursuzlar. Fotoğrafı çekilen kişiler belki olduklarından 2-3 kat daha “güzel”, çekim yapılan ortam –biraz da fotoşop sağolsun tabii- cennet gibi. Hiçbir kusur yok yani.

Önceden günlük hayatta güzel anları somutlaştırmak için bir araçtı fotoğraf çekmek. Şuansa insanlar fotoğraf çekmenin birer aracı gibiler. Esas mesele, bir anı yaşıyorken fotoğraf çekinmek değil, fotoğraf çekinmek için yapay bir an yaşamak. Yapay bir an oluşturularak çekilen fotoğraflar da yapay bir güzelliğe sahip oluyorlar. Bunun karşıtı gidip stüdyoda o kötü dekorların önünde fotoğraf çekilmek demek değil tabii ki. Bu furyaya topyekun karşı olduğum falan da yok, takıldığım kısım başka. Özel bir gününüzden hatıralar kalması için verdiğiniz tüm bu hummalı emek karşısında aldığınız aslında nasıl bakacağınıza kadar tasarlanmış yapay kareler. Bir köy düşünün mesela; derme çatma evler, belki bacaları yamuk. Nizamsızca dizilmiş taşlardan oluşmuş sokaklar. Eski fakat güzel bir çeşme. Bir ruh var, bir gerçeklik var. Bir de İstanbul’da ciks bir site düşünün. Binalar nizami şekilde, bahçelerin peyzajı muhteşem, ortada bir süs havuzu, otopark, yürüyüş parkuru, çocuk parkı; her şey tamam. Hiçbir kusur yok yani ve tam da bundan dolayı yapay bir güzellik. Köyün tabii güzelliğine karşı sitenin kurgulanmış yapay güzelliği… Anlatmak istediğim “yapay güzellik” bu işte.

gelin-damat

Bir de bu “güzellikleri” teşhir etme meselesi var. Bilhassa düzenli olarak Instagram kullananlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar sanırım; son birkaç senedir sosyal medyada tabir caizse, “güzellik teşhirciliği” akımı var ve bu sadece düğün fotoğraflarıyla sınırlı bir durum değil. Nasıl yani derseniz açıklamaya çalışayım. Bahsettiğim “teşhirciler”in sosyal medyayı yegane kullanış sebepleri “güzel fotoğraflar” paylaşmak. Onların profillerini incelediğiniz zaman hayatlarının ne kadar muhteşem olduğu zannına kapılırsınız. Her şey kusursuzdur, evlerindeki eşyalar çok güzeldir, giydikleri kıyafetler çok güzeldir, hayatları çok yolunda gitmektedir; sürekli güzel yerlerde çekilmiş mutlu insanların fotoğrafları düşmektedir çünkü önünüze. Kafada canlanması için biraz örnek vereyim; çok klas bir mekanda, mükellef bir sofra başında yeni ve son moda kıyafetleriyle gülen mutlu insanlar, yukarıdan çekilen ayakkabı fotoğrafları ve etrafta hava durumuna uygun kar ya da sarı yaprak dekoru , manikürlü ve takılarla bezenmiş bir el fotoğrafı –ki bir insan elini neden çeker diye çok düşünmüş fakat hiçbir mantıklı açıklama getirememişimdir-, çok güzel porselen bir tabağın içinde bir dilim kek ve yine yanında çok güzel porselen bir bardak içinde çay fotoğrafı, ya da evin dekoratif manada güzel olan bir köşesinin çekilmesi… Bu liste uzayıp gider. Bahsettiğim fotoğrafların tümü çok güzel, neredeyse hepsi film karesi gibi. “İnsanlar ağlarken çekilmiş fotoğraflarını mı koysunlar ne diyosunuz” diyebilirsiniz, tabii ki hayır. Fakat kafama takılan, neden frenchsiz, manikürsüz ya da yüzüksüz bir elin fotoğrafı çekilmez? Ya da neden makyajsız bir yüzü göstermeye pek meyilli değil insanlar? Yahut yukardan çekilen tüm o ayakkabı fotoğraflarındaki ayakkabılar neden hiç yıpranmış olmaz da gıcır gıcırdır? Neden içilen kahvenin fotoğrafı çekildiğinde yanına birkaç tane biblo ya da kitap konulur? “Güzellik teşhirciliği” dediğim tam da bu; mesele güzel bir fotoğraf karesi kurgulamak ve bunu insanlara göstermek. Ama gerçekte yaşanılan hayat bu kadar kusursuz değil. Bir insanın hiç mi eskimiş ayakkabısı olmaz? Hiç mi dizleri çıkmış ve birkaç yerine çamaşır suyu damlamış pijamayla dolaşmaz evde? Evinde eskimiş hiç mi eşyası yok? Bu nasıl mükemmel bir hayat böyle…

Velhasıl güzellik kurgulama sevdalıları bu hızla giderlerse camilerin onlara hatırlattıkları ilk şey ibadet olmaktan çıkıp “içinde, dışında, yanında, yöresinde güzel fotoğraflar çekinilebilecek mekanlar” olacak çünkü neyle hemhal olursanız “o” olursunuz. Hayatınız güzel fotoğraf kareleri kurgulamaktan ibaret olmaya başlamışsa artık her şeyi “fotoğrafı çekilecek şey” olarak algılarsınız. Yani yazının başında yaptığım alıntıdaki gibi kumdan şatolar içinde yaşamaya başlarsınız ve hayatlarınız “gerçekliğini” yitirir. MFÖ bir şarkısında şöyle der: “Orman değiliz artık Milli Parkız.”. Doğallığını yitirmiş hayatlarımızı gözden geçirmemiz lazım sanırım.

1 Yorum
  • Yuzır Neym
    Ocak 21, 2015

    nice post.
    “havuçlu tarçınlı kek” yerini “salçalı tavuklu bulgur pilavı”na bıraksın. İnsatgram da Foto Bilal’e.

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir