İstemekle bedel ödemek arasında bir mütekabiliyet olmalı

2 23

Nazife Hanımla gündelik hayat üzerine, çalışmaları üzerine keyifli bir ropörtaj yaptık. Hemen her kadının kafasında yer eden bazı sorular sorduk, cevaplarını dikkatle dinledik; hem Nazife Hanım’ı tanıdık hem tecrübelerinden yararlanmaya çalıştık. Biz gayet memnun olduk, umarız siz de olursunuz.

Hem farklı sorumluluklar isteyen kulvarlarda tempoyla koşturmak, hem aileyi çekip çevirmek, hem de anne olmak, ki bu özellikle ilgi ve emek isteyen bir şey, tüm bu tempoya nasıl ayak uyduruyorsunuz?

Çocuklar, aile yoğun bir mesai istese de hayatın her döneminde aynı yoğunlukta olmuyor. Öncelikler sıralamasında yerleri hep yukarda tabii ki. Ama aldıkları mesai nispeten azalıyor zamanla. Çocuklar büyüyünce, zihninizde taşımaya devam etseniz de eteğinizden uzaklaşıyorlar. Bazen küçük bebekleri olan genç arkadaşlar, kendi tempolarıyla benim gibi orta yaşa ulaşmış olanların halini karşılaştırıyorlar. Bu pek isabetli bir karşılaştırma değil. İnsan hayatının farklı dönemlerinde farklı döngülere maruz kalıyor. Benim her dönem için şiar edinmeye çalıştığım şu: Bir şeyi almak istiyorsan başka bir şeyi vereceksin. Yani her şey bedel ister.

Kadının ilgilenmesi gereken tek şeyin ailesi olduğunu savunan görüşler var ve hala kadının iş hayatına girmesi çokça tartışılan bir mevzu. Siz bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Sadece kadın için değil, asıl erkek için aile vurgusundan vazgeçmemek gerektiğini düşünüyorum. Organizasyonu, ninelerimizin dedelerimizin zamanındakinden farklılaşsa, değişse de –ki bu kaçınılmaz– aile insanlık için korunaklı bir alan olmayı sürdürmeli. Ama ailenin kadınların çalışma hayatının dışında tutularak kurtarılabileceği şeklindeki çığırtkanlığın, sorunları etraflıca görmekten kaçınmakla alakası var bence. Benim annem de kayınvalidem de onların anneleri ve neneleri de hep çalıştı. Bana onlardan miras kalan en önemli şey, insanın emeğine yaslanarak dik durabileceği tavsiyesidir. Bu emeğin, maaş gibi ekonomik bir karşılığı olmadığı durumlarda bile.

Kadınlar da erkekler de evi yuva olarak görsünler, çocuklar bu yuvadan başlayarak öğrensin dünyanın ne menem bir yer olduğunu. Amenna. Ama kadınlar sadece çocuklarıyla, eviyle ilgilensin vurgusu, sonuçları itibariyle patolojik geliyor bana. Takıntılı bir şekilde çocuğu üzerine abanan anne tipi çıkar bu vurgunun sonucunda. Bir de kendini evindeki eşyalar üzerinden tanımlayıp showroom gibi evlerde kendini kaybeden, eşyanın hakimiyeti altına giren kadınlar. Çünkü ev artık üretimin yapılabildiği bir alan olmaktan çıktı. Birincisi bu.

Kapitalist sistemin kadın emeği üzerindeki sömürüsüne ve bunun aileyi yıkıcı etkisine dair eleştiri hakkım da baki.

İkincisi, öyle lüks bir dünyada yaşamıyoruz. Geçinmek için pek çok kadın çalışmak zorunda. Kocasının getirdiğine razı olsun denmesin lütfen. Evli olmayan/evlenemeyen kadınlar da var, kocası işsiz olanlar da. Böyle konuşanlar, Türkiye’deki geçim şartlarının farkında olmayacak kadar tuzu kuru olanlar her halde. Tek maaşla/tek kişinin kazancıyla geçinebilenler sadece üst sınıf. Ayrıca ev artık bir üretim mekanı değil, kadınların üretmeden yaşamasını istemek ne akla, ne mantığa, ne de dine sığar. Ama bunu söylerken eleştiri hakkımı ertelemiyorum. Çalışmanın sadece ekonomik bir eyleme indirgenmesine, kapitalist sistemin kadın emeği üzerindeki sömürüsüne ve bunun aileyi yıkıcı etkisine dair eleştiri hakkım da baki.

Siz de bir annesiniz, hem çalışıp hem çocuk yetiştiren annelere tavsiyeleriniz neler olabilir?

Ben genel geçer tavsiyelerden uzak durmaya çalıştım prensip olarak. Her anne ve her çocuğun özel koşulları var. Kendi tecrübenizden yola çıkarak söylediğiniz her hangi bir şeyin muhatabınızda nasıl bir karşılık bulacağını bilemezsiniz. Mesela ben çocuklarımın annanesi ve babanesi ile çok yakın oturduğum için bakımlarını onlarla paylaştım. Geniş bir aile atmosferinde sosyalleştiler. Diğer taraftan ben home-ofis tarzı çalıştım hep. Hiç mesaiye bağlı olmadım. Yaptığım işlerin ekonomik karşılığı da getirdiği odun üstünü kurutmaz mesabesinde oldu daha ziyade. Bu beni azimle çalışmaktan alıkoymadı. Benim için önemli olanın üzerinde durarak yol aldım. Ama buradan yola çıkarak genellemeler yapamam.

İstemekle bedel ödemek arasında bir mütekabiliyet olmalı.

İnsan bir konuda istikrarlı davranırsa ve çok aceleci davranıp kariyerist planlamayla “şu tarihte şunu başarmış olmalıyım, şu tarihte şu noktaya gelmiş olmalıyım” gibi hayatı bir program gibi, bir strateji içerisinde programlama yoluna gitmez de meseleye biraz daha teslimiyetçi bir şekilde yaklaşırsa -ama bu rehavet ve gayretten uzak kalmak, tembellik anlamında değil tabii ki- işte o zaman Allah takdir ediyor. İstemekle bedel ödemek arasında bir mütekabiliyet olmalı. Yani hiçbir bedel ödenmeden bir şey elde edilemez. Bugünkü gençler bu konuda bedel ödemeden bir şeyleri elde etme gibi bir eğilimin içindeler. Belki en çok hüsrana uğratan da o oluyor. Bir de öncelikler sıralaması tabii önemli.

Sosyal hayattaki görünürlüğü açısından kadınlar erkeklerden çok daha fazla zorluklarla karşılaşabiliyor. Siz Boğaziçi Üniversitesi’nde, ve sosyal hayatta başörtülü kadınların günümüzdeki kadar fazla da görünür olmadığı bir dönemde, başörtülü bir öğrenci olarak okudunuz. Bu durumun avantajları ve dezavantajlarından bahseder misiniz? Zorlu bir süreç miydi eğitim hayatınız?

80’li yıllar Türkiye’de zorlu ama aynı oranda da daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna dair ümidin muhafaza edildiği bir dönemdi. Siyasal baskılar olmasına rağmen. Başörtülülük üzerinden tecrübeme gelirsek, başka bütün üniversitelerde yasaklar varken ben her hangi bir yasakla karşılaşmadım. Bu bakımdan öğrencilik hayatımı zorlu bir süreç olarak niteleyemem. Bu süreci Sınırsız Dünyanın Yeni Sınırı kitabımda ayrıntısıyla analiz etmiştim. Pekçok açıdan, yaşanan karşılaşmalar ve mücadelelerle zenginleştiren bir tecrübeydi diyebilirim. 16 yaşında B.Ü. İdari Bilimler Fakültesi’ne kaydoldum ve ekonomi ile sosyolojiyi alan olarak seçtim. Okulda uzun bir süre tek başörtülü öğrenci olarak farklı ilgi ve dikkatlerin odağında oldum. Şerif Mardin toplumsal değişme dersinde “toplumsal süreklilik” bahsini benim üzerinden örneklendirdi. Robert Kolejli arkadaşım dindarlık ve dürüstlüğün sınamasını benim kopya çekmeyişim üzerinden yaptı. Kampüsteki en ufak hareketim “köpek insanı ısırırsa haber olur” mantığını işletti ve haber oldum.

Zorlu bir süreç değildi diyorsunuz, ama bu söylediklerinizden ciddi bir karşılaşma yaşadığınız çıkıyor.

Tabii ki bu açıdan bakıldığında, üniversitede çok ciddi bir karşılaşma yaşadım diyebilirim. Yani dönemsel olarak baktığınızda, hemen 80 öncesine rastlıyor üniversiteye girişim. 80’lerin ilk yarısında öğrenciydim. Henüz üniversitelerdeki başörtüsü yasağı medyaya yansıyan siyasal bir çatışmanın alanı olmadığı için tecrübeler daha ziyade birebir karşılaşmalar üzerindendi. Ve bu aslında avantajlı bir durumdu. Şöyle ki ben “ben” olarak oradaydım. Medyada yer alan bir sürü haber üzerime yığılmış, o fotoğrafların hepsi suratıma yapışmış değildi. O yüzden de aslında avantajlı bir karşılaşmaydı. Yani sadece kendi gücümle, mücadelemle karşılık verebileceğim bir karşılaşmaydı.

Mezuniyet sonrasında nasıl yöneldiniz peki şu an çalıştığınız alana? Ekonomi okudunuz, ama mesela bankacı olmadınız.

Zaten hiç öyle bir niyetim olmamıştı ki… Yeni mezundum. Adı konmuş bir meşguliyetim yoktu ve vaktimi nasıl örgütleyeceğime dair endişe içindeydim. İşte böyle bir halet-i ruhiye içindeyken nasibim oldu, Martin Lings’in Hz. Muhammed’in Hayatı adlı kitabı. Yayınevinden bir tanıdık ‘Bak bakalım şu kitabı tercüme edebilir misin?’ dedi. Daha önce böyle bir şeyi asla düşünmemiştim. Kitabı okudum ve adeta büyüsüne kapıldım. Bir kaç ay içinde adeta cezbeye kapılmış gibi tercüme ettim. Ardından S.H. Nasr’ın İslam kozmoloji öğretilerine giriş ve Mevdudi’nin Tefhim’ül Kur’an tercümeleri geldi.

Yani Fatma Barbarosoğlu’nun bütün kalem tutanların büyükannesi olarak nitelediği Fatma Aliye gibi ben de tercümeden telife doğru yol aldım. Kadın politikaları, kimlik çatışmaları, kültürel karşılaşmalar ilgi alanımda oldu hep. Ve bu konular üzerinde yazmaya, yayınlamaya başladım.

Yazmak, benim için düşüncemi dokuyan tezgah gibi.

Bankacı değil, yazar oldunuz…

Yanlış anlaşılmasın. Büyüyünce yazar olacak çocuk falan değildim. Nasip, böyle gelişti. Edebiyatçılar, şairler gibi yazı çok da varoluşsal ve kişiliğimin merkezinde bir yer tutmuyor. Yazmasaydım, ölürdüm demiyorum yani. Yazmak, benim için düşüncemi dokuyan tezgah gibi. Okuduklarımı, düşündüklerimi billurlaştırıp netleştirmeme yardım ediyor yazdıklarım. Benim için aslolan öğrenmek, öğrenmek için okumak, okuduklarım üzerinde düşünmek.

Bu aralar hangi çalışmalarla meşgulsünüz?

Yeni İnsan’da biyoteknoloji üzerine sorularımı paylaşmıştım okuyucuyla. O konulardaki çağdaş sorunlarla ilgilenmeye devam ediyorum. Bir süredir teknoloji kültürü ve tekno-sosyoloji ve tekno-felsefe üzerine okumalar yapıyorum. Dijital kültürle ilgili bir kitap projem var. Son düzlüğüne geldim. Ama nedense yayınlamak gelmedi içimden. Bilmiyorum neye evrilecek. Biraz daha derinleşmek istiyorum bu konuda. S. Hüseyin Nasr’ın İslam Kozmoloji Öğretilerine Giriş kitabını tercüme edeli otuz yıl olmuş. Baktığımda ben de inanamadım. Tetkikli bir okumasını yapmaya başladım, yeni baskısı için. Ama bu arada yeni çıkardığımız dergi öne geçti. Hummalı ve heyecanlı bir çalışma temposunun içinde buldum kendimi. Ben yayın dünyasıyla ilk defa İzlenim dergisinde tanışmıştım. Derginin yayın kurulunda ve mutfağında yer alarak. Döneminde önemli bir yer tutan bir dergiydi. Güzel ve kaliteli işler yapılabilirmiş duygusuyla ümit olmuştu. Yine yeniden bir dergiyle bir yaraya merhem, bir ümide kapı olmak en büyük duam.

Ben de tam o konuya gelecektim. Bir kadın/yaşam kültürü dergisi çıkarmak üzere olduğunuzu, hatta bugünlerde yayınlandığını biliyorum, biraz bahsedebilir misiniz?

Nihayet, dergimizin ismi. Hakkında ilk konuşulmaya başlandığında bir kadın dergisi olacağı şayiası yayılmıştı. Siz kadın/yaşam kültürü diye biraz farklılaştırdınız. Derginin mutfağında kadınlar var, yazarlarının da çoğu kadın. Ama Nihayet tipik bir kadın dergisi değil. Daha ziyade kadınlar tarafından okunacağını öngörüyoruz. Neden? Çünkü dergileri de edebi ürünleri de kadınlar okuyor çoğunlukla. Ama Nihayet derginin okuyucusu sadece kadınlar olmayacak, hane halkının hepsini muhatap alan bir dergi olmasını hedefliyoruz.

nihayet-dergisi

Bu hedefi gerçekleştirmek için özel stratejileriniz var mı?

Hane halkını ve okumayı seven herkesi bir araya toplarken edebiyatın hayata temas eden noktalarından istifade edeceğiz. Mesela her ay bir öykü ile bir haberi eşleştirerek tartışacağız meselelerimizi. İlk sayıda Ömer Seyfettin’in Kurumuş Ağaçlar’ı üzerinden bir masalın güncellenmesini, modern ile kadimin nerede karşılaştığını tartıştık mesela. Şubat ayında O ‘Henri’nin bir öyküsü ile kadına şiddet mevzusunu eşleştirerek ele alacağız.

Dergide neler var ve adı nereden geliyor?
Nihayet derginin vurgusu bugünü, gündelik olanı konuşmak üzerine. Zaten isminin Nihayet olmasının da böyle bir anlamı var. Ne yaşıyor olduğumuzu, bugünün tarihini yazan sıradan insanları konuşabileceğiz nihayet, manasına adı Nihayet dergimizin.

Hayatta ne varsa dergide de yakın oranlarda var. Mesela ilk sayımızda kına gecesi de taziye çadırı da yer alıyor. Yaşlı genç, fakir zengin, eğitimli eğitimsiz insanların hikayeleri var dergimizde. Haber olarak değil, hikayenin duyguyu geçiren dili ve bize yaklaştıran üslubu ile varlar hepsi.

 


E-POSTA LİSTEMİZE KATILIN

Böylelikle hiçbir yazıyı kaçırmaz, düzenli gelen e-postalar ile Kadın Bloku’nu takip edebilirsiniz.

2 Yorum
  • Nazan Yalçınkaya
    Ocak 10, 2015

    Çalışmalarınızı başarılı ve faydalı buluyorum.
    Hayırlı olsun.

    • Elif B. Meriç
      Ocak 12, 2015

      Çok teşekkür ederiz Nazan Hanım, Allah razı olsun.

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir