Dünyevileşme Problemimiz Üzerine Düşülmüş Notlar – I

1 21

‘Akide bir hayat problemidir’ diyor Muhammed Kutup. Meselemiz ise hayatımızın asıl problemini kaybetmiş olmamızdır. Uluhiyet davasını sadece dünle yargılamaya kalktığımızda akide kavramı içimizde yeterince hayat bulmuyor. Yirmibirinci yüzyılın kendi içinde yarattığı cahiliye toplumu akidenin gereklerinin evrenselleştirilememiş ve dünde kalmış olmasından ibarettir. Pergelinin iki ayağını da geçmişin üzerine inşa eden geleneksel anlayış şahsa Kur’an’ın muhatabı olduğunu unutturmakta, ve İslam Kur’an’ın da tabir ettiği ‘eskilerin masalları’ şeklinde bir okumaya dönüşmektedir. Bu kadar tehlikeli bir pozisyonda ise geldiğimiz noktada yaptığımız okumaların hepsi yetersiz kalmaktadır.

Peygamberin müşriklerin iktidar tekliflerine karşı verdiği şu muhteşem cevabın hayatımızdaki yerinin sadece siyer olmasını nahoş karşılıyorum; ‘Vallahi ey amca, güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysanız , Allah’tan aksi yönde bir emir gelmediği sürece ben bu dâvâdan asla vazgeçmem.’ Kafirun Suresi ışığında Allah Rasulu’nün bu destansı tavrı ve kararlılığı sürecin en temel taşlarından birisidir. Eğer iyi bir okumaya tabi tutulursa peygamberin neden iktidar teklifini kabul ederek iktidar üzerinden İslam davasını yürütmeye çalışmadığı sorusu da cevap bulacaktır, günümüz Müslüman iktidarların geldiği durum da. İktidarın failliği sadece iktidara borazancılık yapmakla değil, onun alanına girdiğiniz her alanda hasıl olur. Kafirlerin bize bahşettiklerini nimetten sayıp kabul almak, kafirlerin belirlediği özne içerisinde pozisyon almaktır. Bu pozisyonun öznesi de onlarındır, maddesi de, bir süre sonra ruhu da onların olacaktır. Peygamberin müşriklerin iktidarına red cevabı vermesi Kur’an’ın müminlerin kalbine ilk 13 sene boyunca işlemeye çalıştığı akide kavramının eyleme dönüşmesidir. Başkalarının iktidarının özne-failliğini üstlenmek Müslüman algının uluhiyet anlayışına darbe vurmak, ve Allah’tan başkasına atfedilmiş otorite yönetimine evet demektir.

Bu bağlamda Müslüman otorite içerisinde kendine yer bulma çabası içine girmeden uluhiyet meselesini halletmeli ve kalbinde akideye dair herhangi bir soru işareti bulunmamalıdır. Bugün Müslüman dünyada görülen münafıklaşma ve kendi içinde dine karşı bir yabancılaşma ve mesafe kalbin akideyi tam olarak halledememesinin bir sonucudur. Akide peygamberde vücut bulduğu gibi insanda bulmadığı zaman iman da pazarlık söz konusu olur. Kafirun Suresinin ana fikriyatında ki gibi, meselemiz iman da kararlılık ve sebat olmalıdır. Ne iman da pazarlık ne de pazarlık olan yerde iman söz konusu olmamalıdır. Onlarla bizim farkımız işte bu nokta da ortaya çıkmalı; çünkü onlar değerlerinin üzerine pazarlık yapıp onları terkedilebilir buluyorlar. Çünkü öncelikleri değerler değil fiyatlar ve fiyatlar üzerine pazarlık yapılabilir. Fakat bizim için değerleri değer yapan asla pazarlık kabul etmez olmalarıdır. Eğer yaparsak inançlar farklı olsa bile, hayat sistemimizin onlardan bir farkı kalmazdı. İşte Kafirun Suresinin hayatımıza koymamıza dair işaret ettiği sınır bu sınırdı, küfr ve kafirlerle olan bu gerçek sınırlardı.

Fakat geldiğimiz yerde siyah ve beyaz ayrımı ortadan kalkmış, gri bir ton Müslümanları da varlığının içine doğru çekmektedir. İktidar olmakla asıl failliğini kaybetmiş bir nesil ve düşünce sistemi ortaya çıkmaktadır. Müslümanlar sekülerleşmeye başlamış ve değerler sistemimiz üzerine pazarlık edilebilir bir hale gelmiştir. Aktif iyilikten pasif iyi olmaya evrilen müslümanlar temel şiarlarının bu pasiflik içinde ellerinden alınmasına da göz yummak zorundadırlar. İktidar olmakla kavuştuğumuz dünya rahatlığının, bizleri dünya ile daha çok imtihan ediyor olması uluhiyet davamızın aslını kaybettiğimizin işaretidir. Dünyada daha iyi imkanlara kavuştukça dünyalık ile daha çok sınanmak, ve bu sınanma da her şekilde kaybeden taraf olmak kalbimizin asıl tamah ettikleri ile alakalı bir durumdur. Kur’an kabile ve ganimetin önüne akideyi çıkarmıştı, fakat Kur’an’ın inşa ettiği bu süreç tamamen tersine çevrildi, üstelik ümmetin Müslüman evlatlarının öz elleriyle. Kapitalizmin Müslümanların elleriyle büyüdüğü bir dünyaya sosyal adalet pazarlayamayacağımız gibi, materyalist bir anlayışa da globalizmEe daha fazla entegre olarak bir karşı koyuş getiremeyiz. Bu dünyalı olmanın akıl ile dengelenmediği bir yerde, yani ‘ayağını bu dünyaya sağlam ve sahici anlamda basmak ve insani varoluşun temeli olan aklını sahici anlamda kullanmak’ fiiliyatlarının ortak bir payda oluşturmadığı yerde sadece dünya hayatı tekrar imar edilebilir. Bu imar, yanlış bir zemin üstüne yamuk bir imardır.

Eylemlerimize ters düşecek diyerek yok saydığımız İslami değerler sistemimizin, Kur’an’ın ahlâk prensiplerinin ve adalet devleti anlayışının sürekli bir görmezden gelinme ile geri plana atıldığı aşikardır. Müslümanların bir şekilde sistemler içerisinde yoğrulduğu fikriyatı bir eleştiri olarak ortada kalıyor oluşu ve hiç kimsenin üstüne alınmaması da geldiğimiz noktayı özetlemektedir. Söylemle itiraf edilemediği sürece eylemlerin bu küfrü kuşatmadığını söylesek de ‘münafıklaşma’ problemi her geçen gün kalbimize işlemektedir.

Önceleri “fetih” deyince yürek fethi anlaşılırdı. Artık fetih deyince toprak işgali anlaşılır oldu. Topraklar büyüdükçe gelir de arttı. Artık sorun, varlığa sabretme sorunuydu. Gelir arttıkça uhrevi felah yarışının yerini dünyevi refah yarışı aldı. Bu yüzden fiiliyata dökülmüş pazarlıkların savunmasını birbirimize atarak ya da ortaya kendi ellerimizle çıkarttığımız yıkık ümmet manzarasını birbirimizin kaleminden çıkmışçasına izliyoruz. Hiç kimsenin ellerini kaldırmaya ne yüzü, ne cesareti ne de adaleti var. Başkalarının hayatları adına kurabildiğimiz tüm olumsuzluklar ve yargıları, kendi hayatlarımızda asla gerçekleşmemiş gibi davranıyoruz. Bu yüzden kardeşliğimizde münafıklaşıyor, el ele tutuşmalarımızda, barış naralarımızda. Ne düşmanlıklarımızda gerçeklik var, ne dostluklarımızda. Ne gözlerimiz doğru söylüyor, ne dudaklarımız. Çünkü geldiğimiz yerde yaşadığımız İslam gerçeklikle yaşanan bir yaşam tarzı değil, varsayımlara dayanan bir teoriye dönüşüyor yalnızca.

Bu saatten sonra tek meselemiz Kur’an’ın ilk 13 yıl müminler üzerinde inşa etmeye çalıştığı şeyi, kendimiz için inşa etmek olmalıdır. Toplum adına demiyorum, çünkü toplum adına dediğimiz zaman ortak bir hastalık gibi herkes toplum topunu birbirine atıyor, ve değerler bir bir yerle yeksan oluyor. Mesele içimizin inşası, içimiz inşa olduğu zaman Rad 11’in hayatımıza tekrar nazil olmaması için hiçbir sebep yoktur.

Fazlurrahman’ın ifade ettiği gibi, Allah Rasulu Hira’da acılar çekiyor, varoluş sancısı içinde kıvranıyordu. Allah bu sancıya karşılık vahyini gönderdi. Peygamberin Hira’da çektiği acıları kalbimizde hissettiğimiz sürece, yani kendi Hira’mızı kalbimizde taşıdığımız sürece, sancı çektiğimiz ve yenilmediğimiz sürece Rabbimiz bunu karşılıksız bırakmayacaktır. Çünkü Allah’ın nurunu tamamlaması sünnetullahtır ve onun sünneti değişmezdir.

 


E-POSTA LİSTEMİZE KATILIN

Böylelikle hiçbir yazıyı kaçırmaz, düzenli gelen e-postalar ile Kadın Bloku’nu takip edebilirsiniz.

1 Yorum
  • Meliha
    Kasım 21, 2014

    Kaleminize ilham.

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir