Doğu Batı Arasında İslam

0 22

“Hayat onu ne kadar anladığımıza bağlı değildir.”

Hayatı boyunca zulümlere, haksızlıklara direnmiş; “adalet” kavramını hayatının merkezine koyarak zorlu yollara girip, bu uğurda yıllarca savaşmış Aliya İzzetbegoviç’in ilk 1980 yılında yayınlanmış, asıl adı “İslâm Izmedju Istoka, Zapada Ireca Alternativa” olan düşünce kitabı.

Müslüman dünyada “direniş” denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri olan Aliya İzzetbegoviç’in bu kitabını okuduğunuz zaman onun sadece iyi bir komutan, iyi bir devlet adamı değil; iyi bir fikir adamı olduğunu ve “Bilge Kral” yakıştırmasının boşuna olmadığını anlıyorsunuz. Görüşleri; dini, materyalist ve İslami olarak üç gruba ayıran İzzetbegoviç, olayları felsefi bir çerçeveden değerlendirerek zihin açıcı yeni bakış açıları oluşturmuştur. 360 sayfalık kitap; Batı düşüncesinin çıkış noktalarının ele alındığı birinci bölüm ve İslam’ın farklı felsefi açılardan incelendiği ikinci bölüm olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Zihinlerde oluşan ”İslam’a felsefi açıdan nasıl bakılabilinir?” sorusuna, yine kitabın “İslam’ın beş şartının dualizmi” kısmından bir paragrafla cevap vermek lazımdır:

“Namaz İslam’ın iki kutuplu birliği olarak adlandırdığımız şeyin en mükemmel ifadesidir.

Abdest ve hareketlerde namazın aklî unsurları bulunmaktadır. Bunlar göz önünde tutulduğu zaman namaz sadece ibadet olarak değil, aynı zamanda disiplin (veya hıfzıssıhha); sadece tasavvuf değil, aynı zamanda gerçeklik olarak da ortaya çıkmaktadır. Sabah sabah soğuk suyla serinlemek ve imamın arkasında sıkı saflarda namaz kılmakta gerçekten askerî hayat tarzında bir şey vardır.

Namaz günde beş defa, bedenin kirlenmeye en fazla maruz olan kısımlarının yıkanması ile beraber rahatlık ve gevşekliğe karşı hemen hemen sert bir tedbir olmaktadır.”

Kitabın diğer bölümlerini, Aliya’nın felsefeye olan hakimiyetini görerek; saygınız arta arta okumaya devam ediyorsunuz.

Onun; “Onbaşılar her zaman şairden daha tesirlidirler. Ve bu trajik bir gerçektir ki, beşerî ve insanî olan her şeyin güçlülüğü ve güçsüzlüğüne delalete yetiyor” gibi; okunduğunda basit bir cümle izlenimi veren ama üzerine düşünüldüğünde muhteşem derinliğe sahip tespitlerini kitapta bol bol bulmak mümkün.

Tebaa ve İtizalciler
(İtaat edenler ve karşı çıkanlar)

“İnsanlar var ki güçlü iktidarlara hayrandırlar; disiplini ve ordularda görülen, amiri ve memuru belli olan düzeni severler. Yeni kurulan şehir semtleri, sıraları dosdoğru ve cepheleri hep aynı olan evleriyle onların zevklerine uygundur. Müzik bandoları, formaları, gösterileri, resmi geçitleri ve bunlar gibi hayatı “güzelleştiren” ve kolaylaştıran şeyleri beğenirler. Bilhassa her şey “kanuna uygun” olsun isterler. Bunlar tebaa zihniyetli insanlardır ve tabi olmayı; emniyeti, intizamı, teşkilatı, amirlerince methedilmeyi, onların gözüne girmeyi severler.Onlar şerefli, sakin, sadık ve hatta dürüst vatandaşlardırlar. Tebaa iktidarı, iktidar da tebaayı sever. Onlar beraberdir, bir bütünün parçaları gibi. Otorite yoksa bile tebaa onu icad eder.

Öbür tarafta mutsuz, lânetlenmiş veya lânetli ve daima gayrı memnun bir insan grubu vardır. Bunlar hep yeni bir şey isterler; ekmek yerine daha ziyade hürriyetten, intizam ve barış yerine daha ziyade insanın şahsiyetinden bahsederler. Geçimlerini hükümdara borçlu olduklarını kabul etmeyip, bilâkis, hükümdarı da kendilerinin beslediklerini iddia ederler. Bu daimî itizalciler umumiyetle iktidarı sevmezler, iktidar da onları sevmez. Tebaa, insanlara, otoritelere, putlara; hürriyetçiler ve isyancılar ise tek bir tanrıya taparlar. Putperestlik köleliğe ve boyun eğmeye nasıl engel teşkil etmiyorsa, hakikî din de hürriyete manî değildir.

Bu iki gruptan hangisine mensup olduğunuza kendiniz karar verin.”

“Her Müslüman düşünürü aynı zamanda teologtur, her hakikî İslâmî hareketin siyasî bir hareket oluşu gibi.” diyen bir düşünürün yukarıdaki yazıyı kaleme alması elbette ki şaşılacak bir durum değildir. İslâm’ın düşünsel ve toplumsal yansımaları yönünden yaptığı tahliller dışında her seferinde “mücadele”, “boyun eğmeme”, “direniş” kavramlarına yaptığı vurgu; kitap özeli ve kendi hayatı genelinde üzerinde durduğu başlıca konular olmuş.

“Kur’an’ın şerre karşı mücadele çağrısının ve zulme direniş emrinin de (Kur’an; 42/39)aslen batılı anlamda dinî bir mahiyeti yoktur.”Dinî” bakımdan kuvvet kullanmaktan kaçınmak ve zulme mukavemet etmemek daha mantıkîdir.

Tahammül etme ve boyun eğmenin yerine savaşa izin veren ve hatta savaşı emreden ( Kur’an, 2/16, 22/39, 60/2, 60/8-9, 61/10-11 vs.) Kur’an, bu alanda dinî-ahlâkî değil, sosyo-politik bir kanun mecmuası olarak ortaya çıkmaktadır.”

Aliya İzzetbegoviç’i romantik bir şekilde ikonlaştırmaktan ziyade, Müslüman düşünce dünyasına sağladığı değerleri anlamak bakımından okumamız gereken bir kitap Doğu Batı Arasında İSLAM. Çünkü her grup maalesef kendi mitini, kendi kahramanını yaratır. Ve bu bir noktadan sonra o kavramın ya da o kahramanın içini oyar, sadece bir imaj haline gelip manasını kaybetmesine sebep olur. Aliya İzzetbegoviç’i ve kendimizi bu tehlikeden kurtarmak onun kitaplarını hakikaten istifade etmek için okumakla olabilir. Aksi halde Srebrenica katliamının yıldönümlerinde hatırlanan ya da ölüm yıldönümlerinde belediyelerin organizasyon düzenleyerek bir belgeselle ve birkaç konuşmayla gayet yüzeysel ve sembolik bir şekilde tanıttığı bir ikon haline gelecektir.

Allah korusun.

 


E-POSTA LİSTEMİZE KATILIN

Böylelikle hiçbir yazıyı kaçırmaz, düzenli gelen e-postalar ile Kadın Bloku’nu takip edebilirsiniz.

YORUM YAP

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir